Yazı Detayı
09 Ekim 2018 - Salı 06:01
 
Dede Bana Atatürk'ü Anlat - 5
Prof. Dr. Ahmet Necmi Yaşar
anecmiyasar@adanademokrat.com
 
 

ÇANAKKALE SAVAŞI

 

    Torun -Bu savaşı kısaca anlatabilir misin dede?

     Dede -Koca bir destan kısaca nasıl anlatılabilir ki bilemem. Ama, denemekte yarar var.

     İngiltere Mısır'daki varlığını güvence altına almak, Ortadoğu'daki zengin petrol yataklarına sahip olmak istiyordu.

     Bunun için Çanakkale Boğazının geçilmesi gerekiyordu.

     İtilaf devleri, Çanakkale Boğazı'ndan geçmek için, Şubat 1915'ten itibaren saldırıya geçtiler.

     Güçlü top atışlarımız ve Nusret Mayın Gemi-mizin önceden Çanakkale Boğazı'na döktüğü ma-yınlar sayesinde başarısızlığa uğradılar.

     18 Mart 1915'te, çok daha büyük bir saldırı baş-lattılar.

     Sonuç: Hezimet (büyük yenilgi)

     İtilaf Devletlerinin savaş gemilerinin büyük bir kısmı batırıldı.

     Böylece Çanakkale Boğazı’nın denizden geçilemeyeceğini anlayan düşman kuvvetleri 25 Nisan tarihinde Gelibolu Yarımadası'nda bulunan Seddülbahir ve Arıburnu kıyılarına çıkarma yap-tılar.

     Tabii burada amaç, denizden geçemedikleri Çanakkale'yi karadan geçmekti.

     Ama,  İçlerinde Avusturya  ve yeni Zelandalı as-kerlerden oluşan Anzakların da bulunduğu düşman birlikleri, Mustafa Kemal ve onun inançlı askerlerini karşılarında bulunca çok kanlı bir savaş oldu.

    Türk ordusu, bu cephede büyük bir zafer kazandı. Boğazlar ve İstanbul'a yönelen tehlike ön-lenmiş oldu.

     Böylece İngiltere ve emrindeki itilaf devletleri amaçlarına ulaşamadılar.

     Toplam 500,000'den fazla insan kaybına neden olan bu savaşın ardından İtilaf Devletleri Çanakkale Boğazı'nı geçemediler ve doğal olarak İstanbul'u işgal edemediler.

    -Nee! 500.000 insan mı ölmüş?

    -Evet oğlum yaa! 500.000 kişi ölmüş, ya da kaybolmuş.

 

 

Babaannemin babası da bu savaşa katılmış ama akibetinden (ne olduğundan) hiçbir haber alınamamış. Büyük olasılıkla şehit düşmüş.

      Bu nedenle ben bir şehit torunuyum diyebilirim.

    -Sen şehit torunuysan, ben de senin torunun olduğuma göre, ben de şehit torunu sayılırım değil mi dede?

    -Evet oğlum, sen de bir şehit  torunu sayılırsın Bununla övünebilirsin.

     Bak sana Mustafa Kemal’in başından geçen ilginç bir öykü anlatayım:

      Mustafa Kemal’e Anafartalar’da savaşırken göğsüne bir mermi isabet eder.

     Fakat şansa bak, mermi kalbinin üstünde bulunan cep saatini sıyırıp geçer. Saat sayesinde Mustafa Kemal’in hayatı kurtulur.

 

 

Sana Türk Askerinin yaptığı fedakârlıklardan da örnekler vermek isterim.

    - Lütfen dede!

    -Çanakkale Savaşı’nda doktorlar da  askerler kadar yorulur.

      Ümitsiz vakalar ile hiç ilgilenilmeyip, kurtulma şansı olanlara öncelik verirler.

      Bir doktorun önüne kendi oğlu ağır yaralı getirildiğinde “Kurtulma şansı yok” diyerek diğer

hastalarla ilgilenmiş ve oğlunun mezarına ancak bir sonraki gün gidebilmiş.

      Şu Conkbayırı Cephesinde geçen olayı dinle:

      Mustafa Kemal Conkbayırı'nda savaşan askerlerinin yanına vardığında küçük birliğimizin

 "Cephanemiz tükendi" diyerek geri çekilmekte olduğunu, gerisinde de kalabalık düşman askerlerinin ilerlediğini ve Conkbayırı'na ulaşmak üzere olduğunu görür.

    Sonrasını Yarbay Mustafa’dan dinleyelim:

    -Niçin kaçıyorsunuz? Dedim.

    -Efendim düşman,

   -Nerede?

    -İşte diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.

   -Düşmandan kaçılmaz, dedim.

   -Cephanemiz kalmadı, dediler.

   -Cephaneniz yoksa süngünüz var, süngü tak, yere yat, komutu verdim.

   Bu durumu gören düşman kuvvetleri de yere yatarak beklemeye başladılar.

    Yapılan süngü savaşı sonunda Conkbayırı kurtulur.

 

 

    Yine cephede geçen bir olay:

    Mustafa Kemal, bir muharebe sırasında kaybedeceklerinden korkup geri çekilmeye çalışan askerlerini şöyle yüreklendirir:

    “Size ben taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum.

     Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka takviye kuvvetler ve başka kumandanlarımız gelebilir.

     Emir yerine getirilir. Mustafa Kemal’in dediği gibi yapılır.

     Birçok kayıp verilirse de zafer kazanılır.

    Torun -Çok ilgimi çekti dedeciğim. Başka neler olmuş?

    Dede -Örneğin o sene liselerden öğrenciler mezun olamamışlar.

   Çünkü 15 yaşından küçükler bile gönüllü olarak bu savaşa katılıp şehit düşmüşler.

   Tüm Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray takımlarının neredeyse tamamı şehit olmuş.

   Savaş boyunca metrekareye ortalama 6000 mermi düştüğü söylenir. Bu oran dünya savaş tarihinin en yüksek oranıdır.    

   Savaş alanında birbirine çok yakın mevzilerde savaşıldığı için, havada çarpışarak birbirine geçmiş birden çok mermi bulunmuştur.

      İki merminin havada çarpışma olasılığının 600 milyonda bir olduğu söylenir.

      Dolu mu yağıyor, mermi mi yağıyor?

      Gözlerini kapat da bir düşün oğlum!

 

 

İleride anlatıldığını çok duyacaksın ama bir de ben anlatayım:

       Edremitli Seyit Onbaşı, topun ağzına mermi süren vincin arıza yapması nedeniyle 3 adet 250’şer kiloluk mermileri vatan sevgisinin verdiği güç ve inanışla sırtında taşıyarak topa yerleştirmiş.

        Düşünebiliyor musun benim gibi dört kişiyi sırtında taşıyan bir adamı?

       İnanılacak şey mi bu?

      Savaştan sonra Seyit Onbaşı’dan tekrar mermileri sırtına alması istenmiş ama başaramamış.

      Vatan sevgisinin verdiği güç ve heyecanı görüyor musun evladım?

 

 

Bakıyorum dikkatle dinliyor, zaman zaman heyecanlanıyor, zaman zaman da hüzünleniyorsun.

     Aynı duyguları senin gibi ben de yaşıyorum evladım.

    Bak şimdi sana  unutamayacağın bir  Çanakkale ve Mustafa Kemal öyküsü daha anlatayım.

 

     -Haydi dede! Meraktan çatlatma beni de anlat şu öyküyü!

 

      -Dünyaca bilinen  57. Alay’ın öyküsü:

 

      Bu, 628 kişiden oluşan ve yaşları 24’ün altında olan 57. Alay’ın 25.000 düşman askerini nasıl püskürttüğünü anlatan bir öykü.

 

     İngiliz, Anzak ve Fransızlardan oluşan 25 bin kişilik büyük bir kuvvet, bir sabah erkenden harp gemilerinin desteğiyle Arıbur­nu'nda karaya çıkar.

 

     Böylece Çanakkale’deki  kara savaşları başlar.

 

     Düşman kuvvetleri hiçbir engelle karşılaşmadan

Conkbayı­rı Tepesi’ne doğru hızla ilerler.

 

     O zaman 19. Tümen Komutanı olan Yar­bay Mustafa Kemal, 628 kişi­lik 57. Alay ile düşmanı Kan­lısırt denen bölgede karşılar.

 

     Mustafa Kemal, 57. Alayın en ön saflarında düşmana karşı kahramanca savaşır.

 

     Düşman siperleri tek tek ele geçirilir.

 

   İşte tarihin en muhteşem kahramanlık destanı burada yazılır oğlum.

 

    -Dede, burada biraz durur musun?

 

    -Ne oldu evladım? Bir şey mi var?

 

    -Yo dedeciğim, iki de bir, tümen, alay diyorsun da. Kafama takıldı. Bunlar ne demek anlatır mısın?

 

    -Bunlar askerî birliklere verilen isimlerdir oğlum. Başka birlikler de var. Onları da zamanla öğrenirsin çocuğum. 

 

    Neyse, kaldığım yerden devam ediyorum:

   

     Kurban Bayramı’nın  ilk günü  Türk si­perlerinde alay imamı tarafından kuran okunur.

 

     Subaylar ve erler birbirleriyle helalleşirler.

 

     Şafak sökerken savaş başlar.

 

        25 Nisan günü M. Kemal 57. Alay’a şu emri verir:

       "Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimizi baş­ka birlik ve ko-mutanlar ala­cak"

      Düşman, gözü dönmüş askerlerimizi karşısında görünce, Conkbayırı ya­maçlarından hızla Arıbur­nu'na kaçar ve arkasında binlerce ölü bırakarak çıkarma yerine  geri çekilir.

      Mustafa Kemalin emrinde belirttiği üzere Alayın tümü şehit düşer ama, 19. Tümenimiz imdada ye-tişir ve  27 Nisan sabaha karşı tüm düşman as-kerleri  denize dökülür.

 

      Ama, 628 kişilik ala­yın tümü şehit düşer.  Ancak, düşmanın kaybı 25.000’dir.

      Çanakkale Savaşı çok ocaklar söndürdü. Binlerce çocuğu  öksüz bıraktı oğlum.

     Savaş, şiirlere, ağıtlara, türkülere konu oldu. Mesela…

    -Evet,  mesela?

    -Mesela Çanakkale Türküsü.

     Dillerden düşmez, her gün söylenir ve dinle-yenler çok etkilenir. Dur, ben sana bu türküyü okuyayım:

Çanakkale içinde vurdular beni 

Ölmeden mezara koydular beni 

Of gençliğim eyvah! 

 

Çanakkale içinde aynalı çarşı

Ana ben gidiyom düşmana karşı

Of gençliğim eyvah!

 

Çanakkale üstünü duman bürüdü

On üçüncü fırka harbe yürüdü

Of gençliğim eyvah!

 

Çanakkale içinde toplar kuruldu

Vay bizim uşaklar orda vuruldu

Of gençliğim eyvah!

 

Çanakkale içinde bir dolu testi

Analar babalar umudu kesti

Of gençliğim eyvah!

 

      -Çok etkilendim dede. Bu türküyü duyardım da, Çanakkale savaşlarını öğrenince şimdi daha çok sevdim.

    Nerdeyse öğrendim bile: Çanakkalee için-deee vurdular beni...

    -Devamet oğlum! İstersen beraber söyleyelim:

     Çanakkalee içindeee vurdular beni…

      Ne güzel oldu değil mi?. Beni çok mutlu ettin.

     Sana bir de Halil’in öyküsünü anlatayım ister-sen?

    -Lütfen dede!

    -Halil Tokat’lı fakir bir ailenin en küçük çocuğudur. Yaşı küçüktür ama gönüllü olarak as-kere gider ve Çanakkale Savaşına katılır

     Geride bıraktığı annesi Rum Çeteleri  tarafından öldürülür. Sözlüsü  ve çok sevdiği Hediye’si de kaçırılır. Hediye’nin bu andan itibaren hayatı kararır.

     Bir müddet sonra çeteler Hatice’yi serbest bıra-kırlar.

     Tam o sırada Halil askerden köyüne sağ salim döner. Ama Hatice, Halil’ine kavuşamaz.

 

     Çünkü Halil, Hatice’nin çetecilerle kendi iste-ğiyle kaçtığını sanmaktadır.

 

     İşte sana Halil ve Hatice’nin aşkına yazılan bir türkü, daha doğrusu bir ağıt:

 

Hey on beşli on beşli,
Tokat yolları taşlı.
On beşliler gidiyor,
Kızların gözü yaşlı.

Aslan yarim kız senin adın Hediye.
Ben dolandım sen de dolan gel beriye.
Fistan aldım endazesi on yediye.

Gidiyom gidemiyom.
Az doldur içemiyom.
Sevdiğim pek gönüllü.
Koyup da gidemiyom.


Gidiyom gidemiyom.
Sevdim terkedemiyom.
Sevdiğim pek gönüllü,
Gönlünü edemiyom.

 

Aslan yarim kız senin adın Hediye.
Ben dolandım sen de dolan gel beriye.

Fistan aldım endazesi on yediye.

Giderim elinizden.
Kurtulam dilinizden.
Yeşil baş ördek olsam,
Su içmem gölünüzden.

Aslan yarim kız senin adın Hediye.
Ben dolandım sen de dolan gel beriye.
Fistan aldım endazesi on yediye.

     Buradaki on beşli sözü Halil’in eski takvime göre doğduğu 1315 yılıdır.

    1315’in sonundaki 15’ten dolayı  o yıl doğanlara On beşliler denilmiştir.

    -Fırsat bulursam Çanakkale’yi de görmek isterim.

 

    -Mutlaka görmelisin oğlum. Hatta Anıtkabir’den önce orayı görmek lazım.

    Şu şiirdeki güzelliğe bak:

 

           BİR YOLCUYA

 

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın 
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir. 
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın 
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda 
Gördüğün bu tümsek Anadolu'nda, 
İstiklal uğrunda, namus yolunda 
Can veren Mehmed’in yattığı yerdir.

Bu tümsek, koparken büyük zelzele, 
Son vatan parçası geçerken ele, 
Mehmed’in düşmanı boğduğu sele 
Mübarek kanını kattığı yerdir.

    Savaşların olduğu bölgeye yaklaşırken bir dağ yamacında buradaki şiirin ilk dörtlüğünün iri harf-lerle yazıldığını görürsün:

 

 

Bu güzel şiirin birçok kişi, İstiklal Marşımızın yazarı Mehmet Akif Ersoy tarafından kaleme alındığını sanır.

 

      Bir Yolcuya başlığını taşıyan bu şiir bütün savaşlardaki şehitlerimizin anısına 1960 Yılında Necmettin Halil Onan tarafından yazılmıştır.

     Güzel oğlum, Çanakkale ile ilgili o kadar çok şiir yazılmıştır ki, o dönemleri yaşamış edebiyatçı ve şair Orhan Şaik Gökyay’ın Bu Vatan Kimin? Başlıklı şiirine de burada yer vermemek büyük bir eksiklik olur diye düşünüyorum:

 

             BU VATAN KİMİN

 

Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıradağlar gibi duranlarındır,
Bir tarih boyunca onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir.

 
Tutuşup kül olan ocaklarından,
Şahlanıp köpüren ırmaklarından,
Hudutta gaza bayraklarından
Alnına ışıklar vuranlarındır.

 
İleri atılıp sellercesine
Göğsünden vurulup tam ercesine,
Bir gül bahçesine girercesine
Şu kara toprağa girenlerindir.

 
Tarihin dilinden düşmez bu destan,
Nehirler gazidir, dağlar kahraman,
Her taşı yakut olan bu vatan
Can verme sırrına erenlerindir.

 

      

     Gazi Mustafa Atatürk’ün bu savaşta ölen Anzak askerlerine ve ailelerine hitaben 1934te söylediği şu sözler tüm dünyanın takdirini kazanmıştır:

 

    "Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını  döken kahramanlar.  Burada dost bir vatanın  bağrında bulunuyorsunuz. Huzur ve barış içinde uyuyun. Sizler mehmetçikler ile yan yana, koyun koyunasınız.Uzak diyarlardan evlatlarını bu savaşa   

Gönderen analar, göz yaşlarınızı dindiriniz.    Ev-latlarınız, bizim bağrımızdadır.Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra artık  bizim çocuklarımız olmuşlardır.

Mehmetciğin bir yaralı düşman askerini ölüme terk etmeyip onu sırtında sağlık çadırına taşıması gururla anlatılır.

 


 

Oğlum, Atatürk’ün Bombasırtı’nda yönettiği çatışmayı da kendi ağzından dinleyelim istersen?

    -Ne  demek istersen? Seni zevkle dinliyorum dedeciğim.

    -Öyleyse  önce  Ruşen Eşref isimli yazarımızı dinleyelim:

     “Gece yarısı Mustafa Kemal Bey, Conkbayırı sırtlarında son anda tutunabilmiş birliklerin siperleri içinde geziyor. Elinde bir kırbaç var.

     

En öndeki hattın önünde ayağa kalkıyor ve üzerine doğru yağan düşman mermilerine hiç aldırmadan, sanki ölümle dans eder gibi Mehmetçiğe bir konuşma yapıyor:

 

     Askerler! Elimdeki kırbacı görüyorsunuz. Bunu kaldırıp yere indirdiğimde siperlerimizden fırlayacağız ve süngülerimizi düşmanın göğsüne saplayacağız!”

 

     Mustafa Kemal’daki zekayı görüyor musun?

 

     Plan uygulanıyor ve Mehmetciklerimiz savaşı kazanıyorlar.

     Bombasırtı olayını M. Kemal de şöyle anlatıyor:

 

     "Karşılıklı siperlerimiz arasında mesafemiz sekiz metre, yani ölüm muhakkak, muhakkak...

      Birinci siperdekiler hiçbiri kurtulamama-casına tamamen düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor, öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir sarsılma yok.

     Okuma bilenler ellerinde Kuran'ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler, kelime-i şahadet getirerek yürüyorlar.

      Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren, şaşılacak ve övülecek bir misaldir.

     Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.”

    -Dedeciğim, ben bir şeyi anlamakta güçlük çekiyorum.

    Bizim askerlere hep “Mehmetcik” diyorsun.

    Askerlerimizin adı “Mehmet” ya da “Mehmetcik” miydi?

 

    -Bunu anlamayacağın hiç aklıma gelmemişti. Ama haklısın.    

     Güzel bir soru. Çoğu büyüklerimiz bile, Er rütbeli askere neden “Mehmetcik” denildiğini bil-mez. Dinle de anlatayım:

      Ocak 1912'de Trablusgarp Tobruk Savaşı’nda

Düşmanla çarpışan Mehmet isimli bir asker şehit düşer. Onbaşı, subayına dönerek "Kumandanım, Mehmet şehit düştü" diye bağırır.

     Subay da "Vah Mehmetcik, vah!" diye karşılık vererek üzüntüsünü belirtir.

 

     Subayın bu sözlerini duyan diğer askerler de, şehit düşen askerin ismini Mehmetcik sanıp "Mehmetçik şehit düştü" diye birbirlerine haber verirler.

 

      Arap askerler ise dilleri dönmediğinden, "Muhammedçik, Muhammedçik şehit oldu" diye bağırırlar.

     Alay defterine de "ilk şehidimiz Mehmetcik" diye yazılır.

     O gündür bugündür erlerimizin adı ister Ali olsun, ister Veli; ister Mustafa olsun, ister Hüseyin, hepsini simgeleyen tek ad Mehmetcik olmuştur.

     Bak oğlum!

     Türkiye'de peygamberimizin adını çağrıştırdığı için çocuklara   Mehmet" adı çok sık verilir.  

     Genç, zavallı, masum anlamı versin diye de sonuna cik eklenerek Mehmetcik denmiş olabilir.

     Hemen ekleyeyim.   “Kutsal yer” anlamında askeriyeye "peygamber ocağı" da denilir.

 

Devam edecek...

 

 
Etiketler: Dede, Bana, Atatürk'ü, Anlat, -, 5,
Yorumlar
Haber Yazılımı