Haber Detayı
19 Mayıs 2018 - Cumartesi 05:47
 
19 Mayıs 1919, Parola 'Nuh' idi... Sinan Meydan yazdı...
“Parola Nuh idi… Nuh, Mustafa Kemal’in gizli adıydı. Üzerine mühür basılı bir kuruş büyüklüğünde bir kağıt verdiler. Bu gizli görev belgesiydi. Yakalanırsam ilk işim onu ağzıma atıp yutmak olacaktı…” Enver Behnan Şapolyo, Kurtuluş Savaşı’nda İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçıran “gizli örgüt mensupları”, Mustafa Kemal Atatürk’ten söz edecekleri zaman “NUH” parolasını kullanmışlardır.
Gündem Haberi
19 Mayıs 1919, Parola 'Nuh' idi... Sinan Meydan yazdı...

 

 

19 Mayıs 1919'da başlayan destanın  99. yılı... Okurlarımız ve takip edenlerimizin 19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı'nı kutlarız...

“Parola Nuh idi… Nuh, Mustafa Kemal’in gizli adıydı. Üzerine mühür basılı bir kuruş büyüklüğünde bir kağıt verdiler. Bu gizli görev belgesiydi. Yakalanırsam ilk işim onu ağzıma atıp yutmak olacaktı…”

Enver Behnan Şapolyo
Kurtuluş Savaşı’nda İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçıran “gizli örgüt mensupları”, Mustafa Kemal Atatürk’ten söz edecekleri zaman “NUH” parolasını kullanmışlardır.

NUH: Kurtuluş Savaşı yıllarında Mustafa Kemal ATATÜRK’ün gizli adıdır….

Dinsel metinlere göre NUH PEYGAMBER, “büyük tufan” öncesinde bir gemi inşa ederek Dünya’daki canlı türlerinden birer örnek alıp yeryüzünde hayatın devam etmesini sağlamıştır. Bu nedenle o, insanlık tarihinin en büyük kurtarıcısıdır.

20. Yüzyılın başlarında Türkiye’de büyük bir tufanla karşı karşıyadır. Türk ulusu yok oluşun eşiğindedir. “Türkiye’nin tufanı” emperyalist güçler, Türk ulusunu tarihten silmenin hesaplarını yaparken, ortaya çıkan Mustafa Kemal ATATÜRK, 19 Mayıs 1919′da Bandırma Vapuru’yla Anadolu’ya geçip Kurtuluş Savaşı’nı başlatmış ve Türk ulusunu bu “emperyalist tufandan” kurtarmıştır.

Bu nedenle, Mustafa Kemal Atatürk’e verilebilecek en uygun parola “tufan ve kurtuluşun” simgesi “NUH” olsa gerekir. Çünkü 20. yüzyılın başlarında Türkiye’nin yaşadığı da tufan ve kurtuluştur.

Bugün Atatürk’ü tartışanlar, Atatürk”ü eleştirenler ve Atatürk’e saldıranlar; bu milletin, 20. yüzyılın başındaki ölüm kalım savaşında, bu vatanı kurtaracağına yürekten inandığı adama, Mustafa Kemal ATATÜRK’e, “NUH” dediğini biliyorlar mıdır acaba?

 

Karşı Devrimin Tarihçi Tetikçileri ve 19 Mayıs Gerçeği / Sinan MEYDAN

Atatürk Nutuk'a "19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktım" diye başlar. Kazım Karabekir de anılarına "19 Nisan 1919'da Trabzon'a çıktım!" diye başlar. Atatürk'ten önce Anadolu'ya geçip Kurtuluş Savaşı'nı başlattığını ima eden Karabekir, anlaşılan Atatürk'ün Nisan 1919'dan tam 6 ay önce, Kasım 1918'de Anadolu'da "Adana-İskenderun-Kilis hattındaki" çalışmalarıyla Kurtuluş Savaşı'nın alt yapısını çoktan hazırlamaya başladığını unutmuştur!... Ayrıca bu gerçeği sadece o değil bugün onu istismar edip Atatürk'e saldıran Karşı Devrimci cemaatçi Atatürk düşmanları da unutmuşa benzemektedir! "Tarih yapana sadık kalan tarih yazanlar"olarak bizler, "bütün unutkanlara" gerçekleri hatırlatmaya devam edeceğiz!...



Karşı Devrimin Tarihçi Tetikçileri

Türkiye birileri tarafından büyük bir hızla "dönüştürülüyor". Karşı Devrim bir taraftan Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti'nden geriye kalan bütün kurumları değiştirip dönüştürmekle uğraşırken, diğer taraftan da bu yeni devlete uygun yeni bir tarih yazmak için uğraşıyor. Karşı Devrim kendi tarihini yazıyor. Bunu yaparken de "Resmi tarihle yüzleşme" adı atlında tarihi gerçekleri alt üst ediyor. Hainleri kahraman, kahramanları hain, küskünleri mağdur ilan ediyor. Özellikle "malum cemaat" eliyle yürütülen bu "tarih operasyonu" çerçevesinde belli "gazeteci-tarihçiler" adeta "tetikçilik" yapıyor. Her gün gazete köşelerinde, yandaş tv kanallarında, yazdıkları kitaplarda ve çıkardıkları dergilerde "yakın tarihi" eğip bükerek Karşı Devrim'e uygun "kurmaca bir tarih" üretiyor. Yakın tarihi, okul kitaplarındaki eksik ve sıkıcı anlatımlardan ve dizilerden öğrenmiş olan Türk insanı ise bu "kurmaca tarihi" gerçek zannediyor, bu Karşı Devrimci tarihçi tetikçilerin palavralarına, çarpıtmalarına, istismarlarına inanıyır... Türkiye, tarihin hiçbir döneminde görülmedik bir biçimde Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı Karşı Devrimci tarihçi tetikçilerin ürettiği tarihi yalanlarla kuşatılmış durumda. Çok daha önemlisi bu "tarihi yalanlar" Karşı Devrim çerçevesinde dönüştürülen Milli Eğitim müfredatına, okullardaki tarih derslerine kadar girmiş durumda. Okullarımızda artık Vahdettinler, İskilipli Atıflar kahraman; Ali Kemaller, Mustafa Sabriler, Said-i Nursiler mağdur; Atatürk muhalifi Kazım Karabekir'ler ise gerçek "Büyük Önder" olarak anlatılıyor. Atatürk ise, artık "hiçbirşey" konumuna indirgenmiş durumda!..

Karşı Devrimin cemaatçi tarihçi tetikçileri son günlerde özellikle Kazım Karabekir Paşa'yı istismar ederek, Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'ndaki büyük rolünü azaltma yoluna gidiyorlar. Bu tetikçilerin son numaraları önce Atatürk'ün silah arkadaşı, sonra devrim muhalifi ve "istiklal mahkemesi" sanığı olan "küskün" Kazım Karabekir'in Atatürk ve Kurtuluş Savaşı hakkında yazdıklarını "köpürterek" Atatürk'e saldırmak. Yazdıkları kitaplarda, katıldıkları tv programlarında ve çıkardıkları dergilerde "KURTULUŞ SAVAŞI'NI ATATÜRK'ÜN DEĞİL KAZIM KARABEKİR'İN BAŞLATTIĞINI, ATATÜRK'ÜN KURTULUŞ SAVAŞI'NA SONRADAN KATILDIĞINI (!)" iddia ederek, Kurtuluş Savaşı'nın gerçek önderinin Karabekir olduğunu ileri süren bu "tarihçi tetikçilere" bir "tarih dersi" daha vermenin zamanı geldi de geçiyor bile....

 

ATATÜRK KURTULUŞ SAVAŞI'NI KASIM 1918'DE BAŞLATMIŞTI
(Kilis-İskenderun-Adana Savunma Planı)


Atatürk, I. Dünya Savaşı’nın sonrasında Kilis-İskenderun-Adana bölgelerinde oluşturulacak bir savunmayla İngiltere, Fransa ve İtalya gibi emperyalist güçlerin Anadolu’yu işgallerini önlemek amacıyla bir proje geliştirmiştir; fakat İstanbul Hükümeti’nin “korkaklığı” ve “teslimiyetçiliği” yüzünden görevden alındığı için bu projeyi tam anlamıyla düşünceden uygulamaya geçirememiştir. Her şeyi en başından anlatalım:

Anadolu’yu Savunma Düşüncesi

I. Dünya Savaşı’nda Enver Paşa ve diğer İttihatçılar, Arap çöllerinde ve Turan ellerinde hayal peşinde koşmanın hesaplarını yaparken, Atatürk Anadolu’yu savunmanın hesapları yapmıştır.

I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale cephesinde İngilizleri ve Fransızları durduran, Doğu cephesinde Muş ve Bitlis’i Ruslardan geri alan Atatürk, 17 Şubat 1917’de Hicaz Seferi Kuvvetler Komutanlığı’na atanmıştır. Bu ordunun görevi, Arap Yarımadası’nı; Mekke’yi, Kabe’yi savunmak ve Suriye’yi Medine’ye bağlayan demir yolunu elde tutmaktır. Fakat Atatürk’ün çok daha başka düşünceleri vardır: O, değil Hicaz’a asker sevk etmek, oradaki askerleri de alıp Anadolu ve çevresinde güçlü bir “savunma hattı” oluşturmak istemektedir. Atatürk, Halep’e giderek bu düşüncesini Enver Paşa ve Cemal Paşa’yla paylaşmış, ancak görüşleri dikkate alınmayınca görevinden istifa edip İstanbul’a dönmüştür.

Enver Paşa, Atatürk’ü bu sefer de Kafkasya içlerindeki 9. Ordu Komutanlığı’na atamak istemiş, ancak Atatürk, Anadolu dışındaki bu uzak görevi kabul etmeyince bu sefer de Suriye’deki 7. Ordu Komutanlığı’na atanmıştır. 

Atatürk, Suriye cephesinde 7. Ordu Komutanı’yken grup komutanı Alman General Falkenhayn’la görüş ayrılığına düşmüştür. Falkenhayn, önce İngilizleri Palestin’den söküp atmayı sonra da Bağdat’ı almayı planlamaktadır. Başkomutan Vekili Enver Paşa da Falkenhayn gibi düşünmektedir: Rauf Orbay’a, “Biz genel durum bakımından Medine’nin sonuna kadar savunulmasını, Bağdat’ın da bir an önce geri alınmasını siyaseten gerekli görüyoruz” demiştir. Geleceği doğru okuma yeteneğine sahip olan Atatürk, General Falkenhayn’ın sadece Alman çıkarlarını düşündüğünü, İngiliz üstünlüğüne aldırış etmeden, Arapların iç yapılarını dikkate almadan emrindeki Türk ordularını ateşe atarak bir taarruz planı üzerinde çalıştığını fark etmiştir. 

Atatürk, Alman çıkarlarını koruyan ve Türk ordusuna zarar veren General Falkenhayn’la çalışmak istemediğini iki raporla üstlerine bildirmiştir:

Atatürk, ilk raporunu, 20 Eylül 1917’de Halep’ten, Dahiliye Nazırı Talat Paşa ve Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya göndermiştir. Atatürk, 2010 kelimelik, 7 büyük kitap sayfası tutan bu uzun raporunda “cesaretle” ve “açık yüreklilikle” şu çarpıcı değerlendirmeleri yapmıştır:

1. Halk ile yönetim arasındaki bağlar sarsılmıştır. Ülke genel bir anarşiye doğru sürüklenmektedir.
2. Mülki idare tam bir aciz içindedir. Zabıta kuvvetleri zayıf ve yetersizidir. Memurlar, rüşvet almakta, yolsuzluk ve vurgunculuk yapmaktadır.
3. Yargı işlememektedir.
4. Ekonomi çökmektedir.
5. Saltanat çürümektedir. Bir gün hep birden çökmesi ihtimali vardır.
6. Almanların, I. Dünya Savaşı’nı kazanması imkansızdır.
7. Ordumuz, sefil ve perişan durumdadır.
8. Alman general Falkenhayn Alman çıkarlarını korumaktadır.

Atatürk, sorunları bu şekilde sıraladıktan sonra çözüm yollarını da şöyle sıralamıştır:

1. Hükümeti güçlendirmek,
2. Beslenmeyi sağlamak,
3. Yolsuzlukları en aza indirmek,
4. Ülkeyi sağlam bir hareket üssü haline getirmek
5. Askeri politikamızı bir savunma politikası haline getirmeK

Atatürk, askerlik tarihinde bir benzerine daha rastlanmayan bu ünlü raporunu şu çarpıcı cümlelerle bitirmiştir: “Askeri politikamız bir savunma politikası olmalı. Elimizde bulunan kuvvetleri ve bir tek eri sonuna kadar saklamalıyız. Memleket dışında da bir tek Türk askeri kalmamalıdır. İşte benim düşüncelerim bundan ibarettir. Bulunduğunuz mevki sebebiyle bunları tasvir etmekle vicdanım üzerindeki yükü atmış olduğuma inanıyorum”

İşte Atatürk’ün 1917 yılındaki düşüncesi: “Memleket (Anadolu) dışında bir tek Türk askeri kalmamalıdır.” şeklindedir. Atatürk’ün, “Memleket dışında bir tek Türk askeri kalmamalıdır” dediği o günlerde Enver Paşa, Kafkaslarda, Dağıstan’da ve Hicaz da bulunan orduların zafer haberlerini beklemekte, bu da yetmezmiş gibi Hindistan’a bir sefer yapmayı planlamaktadır. 

Birinci raporundan herhangi bir sonuç alamayan Atatürk, 24 Eylül 1917’de, yine Halep’ten Enver ve Cemal Paşalara ikinci bir rapor daha göndermiştir. Bu raporunda özellikle General Falkenhayn’ı çok ağır bir dille eleştirerek görevden alınmasını istemiş, aksi halde istifa edeceğini belirtmiştir.

Atatürk’ün, Enver Paşa gibi rakiplerinin onu bir kaşık suda boğmak istedikleri bir ortamda “idamı göze alarak” böyle raporlar hazırlaması, her şeyden önce onun katıksız vatanseverliğinin bir göstergesidir.

Atatürk, ülkenin yanlış politikalar nedeniyle her geçen gün biraz daha batağa sürüklendiği bir ortamda, sorumluluk sahibi bir asker ve duyarlı bir yurttaş olarak her şeyi göze alıp devleti yönetenleri uyarmayı kendisine bir görev saymıştır.

Atatürk’ün bu tarihi raporları adeta görmezlikten gelinmiştir. Hükümet ve Başkomutanlık, ne bir disiplin soruşturması açmış, ne de görüşlerini dikkate almıştır. Bunun üzerine o da “kendi kendimi görevden aldım” diyerek istifa etmiştir.

Yıldırım Orduları Komutanı Falkaenhayn, bu durumu disiplin aşımı olarak değerlendirerek Atatürk’ün derhal cezalandırılmasını istemişse de Enver Paşa, böyle bir kararın Atatürk’ün kamuoyundaki şöhretini daha da arttıracağını düşünerek onu Diyarbakır’daki 2. Ordu Komutanlığı’na atamıştır. Ancak Atatürk, görüşleri dikkate alınmadıkça ve raporlarında belirttiği sorunlar çözümlenmedikçe “hiçbir makamda memlekete hizmet etmeyeceğini” belirterek bu görevden de istifa edip İstanbul’a dönmüştür. Bu sırada Şehzade Vahdettin’le birlikte Almanya seyahatine çıkmıştır.

Atatürk bir süre sonra yeniden Suriye-Filistin’deki 7. Ordu Komutanlığı’na atanmıştır. Bu sırada Yıldırım Orduları Komutanlığı’na Liman Von Sanders getirilmiştir.

Suriye Geri Çekilişi Ve Türk Süngülerinin Çizdiği Sınır: (Katma Muharebesi)

İngilizler yoğun hazırlıklardan sonra 19 Eylül 1918’de Filistin’deki Türk cephesine saldırmıştır. Bu cephe, Liman Von Sanders komutasındaki Yıldırım Ordularınca tutulmaktadır.
Yıldırım Orduları şu birliklerden oluşmaktadır:

Mesinli Cemal Paşa komutasındaki 4. Ordu, Cevat Paşa komutasındaki 8. Ordu, Mustafa Kemal Paşa komutasındaki 7. Ordu (Mustafa Kemal’in kolordu komutanlarından biri İsmet Paşa, diğeri Ali Fuat Paşa’dır). Bu üç ordu, Yafa’nın 20 km kuzeyi ile Lut Gölü arasındaki 100 km’lik cepheyi savunmaktadır.

4. ve 8. Ordular, İngiliz saldırısının daha başlarında dağıldıklarından tüm yük Atatürk’ün kontrolündeki 7. Ordu’nun omuzlarına binmiştir. 

Atatürk komutayı devraldığında 7. Ordu Nablus’un güneyi ile Şeria Nehri arasında konuşlanmıştır.

Liman Von Sanders, devasa İngiliz ordusu karşısında ne yapacağını şaşırmış bir durumda, geriye doğru kaçarak canını zor kurtarmıştır. Geride kalan orduları toparlamak isteyen Atatürk, bir süre Von Sanders’le irtibat kuramamıştır. Süratle orduları derleyip toparlayan Atatürk, kimseye sormadan inisiyatif kullanarak, Türk ordusunu Suriye’nin kuzey sınırına yakın Halep’e çekmeye başlamıştır. Liman Von Sanders, bu itaatsizliğin nedenini sorunca Atatürk, “Suriye’nin bir Arap şehri olduğunu, önemli olanın Türk olan Anadolu’yu savunmak olduğunu” belirtmiştir Bu sırada Yıldırım Orduları Komutanlığı genel karargahı Adana’ya çekilmiştir.

25 Ekim 1917’de Halep’in güneyinde kanlı çarpışmalar başlamıştır. Bu sırada bazı Arap aşiretleri de Halep’e girerek Türklere karşı sokak muharebelerine başlamıştır. Atatürk, adeta tek başına hem İngilizlerle hem de onların kışkırttığı asi Arap aşiretleriyle savaşarak ordusunu geri çekmeyi başarmıştır. 

Atatürk, Halep’in kuzeyinde Hatay’ı da içine alan bir savunma cephesi kurmuştur. İngilizler, bu savunma hattına taarruz etmişler, fakat Atatürk, Katma Muharebesi’ni kazanarak Arap asilerce desteklenmiş İngiliz ordusunu bozguna uğratmayı başarmıştır. Böylece 26 Ekim 1918’de I. Dünya Savaşı’nın son savaşı kazanılmıştır. 

Orgeneral Fahrettin Altay Paşa, Atatürk’ün I. Dünya Savaşı’ndaki bu son büyük başarısını şöyle anlatmıştır:

“Filistin muharebelerinde ordumuz bozuldu. Ordu kumandanı Liman Von Sanders Paşa kaçtı. Ve zorlukla kendini esaretten kurtardı. Bunun üzerine üç ordu kumandanı Cevat, Mersinli Cemal ve Mustafa Kemal paşalar enkazı Dera’da topladılar. Fakat daha kıdemli oldukları halde Cevat ve Cemal paşalar ordu kumandanlığını Mustafa Kemal’e bıraktılar. Kendileri çekilip gittiler. Mustafa Kemal ise en buhranlı, en nazik bir zamanda bu döküntülerden ibaret ordunun kumandanlığını alma cesaretini gösterdikten başka olabildiği kadar düzenlediği bir ordu ile Halep civarındaki istila ordusunu durdurmaya da muvaffak oldu ki, bu gerçekten hayrete şayan bir olaydır.”

Atatürk bu Katma zaferinden sonra “Bir hat tespit ettim ve sınırladım. Kuvvetlerime emir ettim ki; düşman bu hattın ilerisinde geçmeyecek.” demiştir. Nitekim geçmemiştir de. Bu zafer ile Toros Geçitleri düşmana tamamen kapatılmıştır. Atatürk, geri çekiliş sırasında Suriye’deki şimendifer hatları ve yolları iyice tahrip etmiş olduğundan İngilizlerin ileri birliklerini hızla takviye imkanı da kalmamıştır. İngiliz birlikleri sadece sahilden ilerleyebilirdi. Türk cephesi, Halep’in beş km kuzeyindedir. Bundan sonra Atatürk’ün 7. Ordu’su birçok saldırıya uğramış ama bunların hepsini geri püskürtmeyi başarmıştır. 

Bu zafer, Atatürk’ün deyimiyle “Türk süngülerinin çizdiği sınır” olacaktır. 

1918’de Atatürk’ün savunduğu o hat, ileride Misak-ı Milli’nin güney sınırı olacaktır. Bu gerçeği anılarında Atatürk şöyle ifade etmiştir:

“Gerek Erzurum Kongresi’nde gerek Sivas Kongresi’nde Türkiye’nin milli sınırlarını tespit için ben Türk süngülerinin işaret ettiği bu hattı esas kabul ettim.

Zavallı Wilson, anlamadı ki, süngü, kuvvet, şeref ve haysiyetin müdafaa edemediği hatlar başka hiçbir prensiple müdafaa edilemez.”


Atatürk’ün, I. Dünya Savaşı’nın sonlarındaki bu Suriye geriye çekilme hareketi ve Halep direnişi, Anadolu direnişinin, Kurtuluş Savaşı’nın ilk işaretidir.

O, daha Anadolu işgal edilmeden, Anadolu’yu savunmanın hesaplarını yapmıştır.

 

Mondros’a Tepki

Osmanlı İmparatorluğu, 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalayarak I. Dünya Savaşı’ndan çekilmiştir. Mondros Ateşkes Antlaşması’nın çok ağır maddeleri vardır. Örneğin 7. maddede, “İtilaf devletleri, güvenliklerini tehdit eden bir durumda istedikleri herhangi bir stratejik bölgeyi işgal edebileceklerdir, 24. maddede ise, “Doğu’daki altı ilde karışıklık çıkarsa oralar işgal edilecektir…” denilmiştir Ayrıca, Osmanlı’nın bütün orduları dağıtılacak, bütün ağır silahlarına el konulacak, bütün yer altı ve yerüstü zenginlik kaynakları, telgraf hatları, demir yolları, tersaneleri ve tünelleri İtilaf devletlerinin kontrolüne bırakılacaktır. Gerektiğinde İstanbul da işgal edilebilecektir.

Atatürk, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalandığını, Sadrazam ve Genelkurmay Başkanı Ahmet İzzet Paşa’nın 31 Ekim 1918 tarihli telgrafıyla öğrenmiş, antlaşmanın metnini ise 3 Kasım 1918’de görmüştür.

Atatürk, 25 maddelik bu antlaşmayı incelediğinde şunları düşünmüştür:

“Bu antlaşmayı baştan sona incelediğimde bende meydana gelen kanaat şu idi: Devlet-i Aliye-i Osmaniye bu antlaşma ile kendini kayıtsız şartsız düşmanlara teslim etmeye razı olmuştur. Yalnız razı olmamış, düşmanların memleketi işgali için ona yardım da vaat etmiştir. Bu beni çok hazin düşüncelere sevk etti.”

Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandıktan sonra Osmanlı Hükümeti, komutanlara bu antlaşma konusundaki görüşlerini sormuştur. “Bu mütareke reddedilsin”diyen tek komutan Atatürk’tür.

Atatürk, antlaşmayı inceledikten hemen sonra, 3 Kasım 1918’de komutası altındaki 2. ve 7. kolordulara gönderdiği bir emirle “Suriye sınırının Osmanlı Devleti’nin Suriye vilayetinin kuzey sınırı olduğunu, Türklerin çoğunlukta olduğu bölgelerin esas hat olarak kabul edilmesi gerektiğini, mütareke şartlarının yeterince açık olmadığını, dolayısıyla yapılacak işgallere karşı uyanık olunmasını, Toros tünellerini işgal edecek İtilaf kuvvetlerinin yanına Türk kuvvetlerinin yerleştirilmeye çalışılmasını” istemiştir.

Atatürk, ayrıca komutasındaki birliklere gönderdiği emirlerde Mondros’un açık olmayan hükümleri nedeniyle dikkatli olunmasını istemiştir.



Adana’daki Hazırlıklar

Atatürk, Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918’de Adana’ya gelerek Liman Von Sanders’ten Yıldırım Orduları Komutanlığı’nı devralmıştır. Devir teslim töreni sırasında bir ara Von Sanders, “Bizim için her şey bitti!” deyince Atatürk, “Savaş müttefikler için bitmiş olabilir, fakat bizi ilgilendiren savaş, istiklal savaşımız şimdi başlıyor!” demiştir. Atatürk’ün 31 Ekim 1918’de Alman generalin gözlerinin içine bakarak söylediği bu sözler, kafasındaki direniş düşüncesinin en önemli kanıtıdır.

Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı’nı devralan Atatürk, karargahını Şakirpaşa’da Hacı Seyit Ağa’nın bağ evinde kurmuş, şehir içinde de Muradiye Oteli’nde bir menzil kumandanlığı oluşturmuştur.

Atatürk, Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı görevine gelir gelmez eldeki dağınık birlikleri derleyip toparlamaya başlamıştır. Her şeye rağmen kararlıdır! İngilizleri Halep önlerine mıhlamıştır ve onların daha içerilere girmesine asla izin vermeyecektir!

Atatürk anılarında, bu konudaki kararlılığını, “Elim altında bulunan iki ordunun arzu ettiğim tarzda güçlendirilmesi halinde bütün felaketlere rağmen Türk sesini işittirebileceğim kanaatindeydim. Bu yolda işe başladım” diyerek ifade etmiştir.

Mondros Ateşkes Antlaşması’nın bütün ağırlığına, eldeki kuvvetlerin bütün perişanlığına rağmen Atatürk, büyük bir inançla, “Türk sesini işittirmeyi” düşünebilmiştir.

Atatürk, bir taraftan emrindeki kuvvetleri derleyip toparlamaya çalışırken diğer taraftan da düşmanın Anadolu’ya ayak basmaması için gereken önlemleri almıştır. Atatürk’e kulak verelim:

“Nitekim mütarekeden hemen sonra Halep ve Katma arasında ordumuzun süngüleriyle çizmiş olduğu hattı geçmek isteyen İngilizlere karşı derhal süngü ile karşı koymakta tereddüt göstermedim. Nitekim İskenderun körfezine yaklaşmak isteyen düşman donanmasına ateş emri verdim.”

Atatürk dışında Mondros Ateşkes Antlaşması’na açıkça tepki gösteren iki komutan daha vardır. Bunlardan biri Irak cephesi komutanlarından Ali İhsan (Sabis) Paşa, diğeri de Kafkas cephesi komutanı Yakup Şevki Paşa’dır.

Atatürk, bütün gücüyle Türk mevzileriyle İngiliz mevzileri arasındaki boşluğu doldurmaya çalışmıştır. Bu doğrultuda 31 Ekim’de Reyhaniye’nin, 3 Kasım’da da Antakya’nın işgal edilmesi emrini vermiştir. Aynı gün bölgedeki askeri ve sivil yöneticilere Suriye’nin boşaltılmasını öngören bir önerge göndermiş ve Halep nüfusunun dörtte üçünün Arapça konuşan Türklerden oluştuğunu belirtmiştir.

Atatürk, Adana’da Yıldırım Orduları Komutanı olduğu kısa sürede bir taraftan elindeki kuvvetleri organize etmiş, diğer taraftan da yetkilileri uyarmaya ve uyandırmaya çalışmıştır. Atatürk, Adana’da kaldığı yaklaşık 10 gün içinde Kurtuluş Savaşı’nın ön hazırlıklarına başlamıştır.

 

İlk Direniş Yuvaları

Atatürk, önce 7. Ordu, daha sonra da Yıldırım Orduları Komutanı’yken emrindeki komutanlara, Anadolu’nun muhtemel işgaline karşı halkı gizlice örgütleme emri vermiştir.
Atatürk, öteden beri tanıyıp güvendiği yakın cephe arkadaşlarıyla görüşmeler yapmış, daha o günlerde bir “kurtuluş ekibi” oluşturmaya çalışmıştır.

Atatürk’ün komutasındaki 7. Ordu’ya bağlı 3.Kolordu’nun komutanı Miralay İsmet (İnönü) Bey, 20. Kolordu’nun komutanı ise Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’dır.

Atatürk daha önce Doğu Cephesi’nde 16. Kolordu Komutanı olarak görev yaptığı sırada da Kazım Karabekir Paşa’yla birlikte çalışmıştır.

İleride Kurtuluş Savaşı için bir araya gelecek olan bu dört paşadan üçü, Suriye-Filistin cephesinde 7. Ordu içinde bir araya gelmiştir.

Atatürk, “Anadolu direnişi” düşüncesini ilk olarak Adana’da Ali Fuat ve İsmet Paşalarla paylaşmıştır.



Adana Mülakatı

7. Ordu Komutanlığı’na vekalet eden Ali Fuat Paşa, İngiliz heyetiyle yaptığı görüşmelerde İngilizlerin mütareke hükümlerine uymayacaklarını anlamış, İngiliz isteklerini reddetmiş ve mayın tarama bahanesiyle İskenderun limanına giren iki İngiliz savaş gemisini İskenderun körfezinden uzaklaştırmıştır. Ali Fuat Paşa bu olup bitenleri Atatürk’e iletir iletmez Atatürk, ”Yarın Adana’ya teşrif ediniz. Sizinle mühim şeyler konuşacağım” diyerek Ali Fuat Paşa’yı Adana’ya çağırıp 6 Kasım 1918’de onunla bir görüşme yapmıştır. “Adana mülakatı” diye bilinen bu görüşmede Atatürk, Ali Fuat Paşa’ya birkaç gündür Ahmet İzzet Paşa’yla yaptığı yazışmalardan söz etmiş, Mondros’un bozulmasından korkan hükümetin tereddüt içinde olduğunu belirtmiş, ancak Ahmet İzzet Paşa Hükümeti yerine kurulacak bir hükümetin bu kadar bir varlık bile gösteremeyeceğini anlatmıştır. Daha sonra da bu zor günlerde Anadolu’yu savunabilmek için birlikte hareket etmeyi ve ilk aşamada da İç ve Güney Anadolu’da “direniş yuvaları” oluşturmayı teklif etmiştir.

Ali Fuat Cebesoy, “Milli Mücadele Hatıraları” adlı anılarında bu görüşmeyi ayrıntılı olarak anlatmıştır. Şimdi Ali Fuat Paşa’ya kulak verelim:

“Vardığımız müşterek kanaat şu idi: İngilizler ve onu takiben diğer itilaf devletleri mütareke filan dinlemeyecekler, emrivakilerle memleketimizi işgal edecekler. Türk ordusunun hudut boylarındaki kısımlarını esir almaya kalkışacaklar veyahut bunları memleket içine sokulmak zorunda bırakılarak terhisini sağlayacaklardı. Vatanımızı her türlü müdafaa ve mukavemet vasıta ve imkânlarından mahrum bıraktıktan sonra arzularını zorla ve baskı ile kabul ettireceklerdi. Musul’un işgali ve İskenderun hadisesi ve nihayet İngiliz mütareke heyetinin yersiz talepleri bunun açık birer delili idi. Padişah kendi tahtını düşünecekti.

Mustafa Kemal Paşa:

‘Artık milletin bundan sonra kendi haklarını kendisinin araması ve müdafaa etmesi, bizlerin de mümkün olduğu kadar yolu göstermemiz ve bütün ordu ile beraber yardım etmemiz lazımdır’ dedi ve sonra aynı fikirde olup olmadığımı sordu.

‘Aramızda tam bir mutabakat var Paşam’ cevabını verdim.

Evet, artık millet kendi hakkını kendisi arayacaktı. Pek memnun oldular. En mühim vazifenin şimdi bana düştüğünü, çünkü bugünlerde İngilizlerin bir baskısı neticesi olarak Yıldırım Ordular Grubu ile muhtemelen 7. Ordu karargâhının lağvedileceğini (kaldırılacağını), bu takdirde benim 20. Kolordu’nun başında kalacağımı ve bu sayede ilk müdafaa tedbirlerimi alabileceğimi hatırlattı. İlk mukavemet (direniş) merkezini Kilikya’da kuracaktık. Aramızda hiçbir anlaşmazlık yoktu.”


Görüldüğü gibi Atatürk, güvenip inandığı çocukluk ve cephe arkadaşı Ali Fuat Paşa’yı çağırıp ona açıkça “işgallere karşı direnişten” söz etmiş ve kurtuluşun ilk somut adımını Adana’da atmıştır.

Atatürk, Ali Fuat Paşa’nın da aynı fikirde olduğunu görünce, “Artık milletin bundan sonra kendi haklarını kendisinin araması ve müdafaa etmesi, bizlerin de mümkün olduğu kadar yolu göstermemiz ve bütün ordu ile beraber yardım etmemiz lazımdır” demiştir. Atatürk’ün bu sözleri, onun “kurtuluş” için bir halk hareketi başlatmayı planladığını göstermektedir. Atatürk, daha 4 Kasım 1918’de “Milletin kendi haklarını kendisinin araması ve müdafaa etmesinden”söz etmektedir ki, bunun iki anlamı vardır: Birincisi, işgallere karşı halkı harekete geçirmek, yani Kuvayı Milliye’yi başlatmak… İkincisi de saltanatı yıkarak yerine ulusal egemenliğe dayalı bir düzen kurmak…

Şevket Süreyya Aydemir, Atatürk’ün bu sözlerini değerlendirirken, “Bence bu sözler yeni bir yolculuktan haber verir” demiş ve şöyle devam etmiştir:

“Hâlbuki Mütareke’nin henüz beşinci günüdür. Mütareke metnini eline alalı henüz iki gün olmuştur. O gün karargâhına iki İngiliz heyeti gelmiştir. Demek ki devlet artık yenilmiştir. Ama o gene de hem milletten hem ordudan bahseder. Fakat millet nerede? Ordu nerede? Millet çökmüştür, açtır, perişandır. Yaralı da değil ölüm halindedir. Hele harbin, savaşın artık sözünü bile işitmek istemez. Milleti teşkil eden şehirlerde, kasabalarda, köylerde yaşayan Türklerin, adını sanını bile duymadıkları cephelere yıllardan beri yolladıkları çocuklarından geriye zaten ne döndü ki? Geriye ne dönecek ki? Hiç! Ama bir adam var. Bu adam Mustafa Kemal’dir.”

Atatürk’ün Ali Fuat Paşa’ya “20. Kolordu’nun başında kalacağını bu sayede ilk savunma tedbirlerini alabileceğini” söylemesi de çok anlamlıdır. Çünkü Atatürk, 20. Kolordu’nun dağıtılmayacağını tahmin etmiş ve haklı çıkmıştır. Gerçekten de kısa bir süre sonra, Yıldırım Orduları ve 7. Ordu dağıtılmış ama 20. Kolordu’ya dokunulmamıştır ve bu ordu Kurtuluş Savaşı yıllarında çok önemli bir işlev görmüştür.

Ali Fuat Paşa, Atatürk’le ortaklaşa verdikleri kararı hemen uygulamaya başlamış, böylece Kurtuluş Savaşı’nın “ilk direniş yuvaları” Adana’da kurulmuştur.

Atatürk’ün direktifleri doğrultusunda o günlerde Kilikya bölgesinde “direniş için” ne gibi çalışmalar yapıldığını yine Ali Fuat Paşa anılarında şöyle anlatmıştır:

“Adana bölgesinde ilk iş olarak ordunun subay ve erat kadrosu jandarmaya kaydırıldı. Bunların, silah, araç ve gereçleri de tamamlandı. Bunun önemli nedeni şudur: Ateşkes Antlaşması’na göre jandarma örgütü bulunduğu bölgede kalabilirdi. Fakat ordu kısımları görevlerinden alınıp terhis ediliyor ve evlerine, köylerine gönderiliyordu. Bir işgal emri karşısında Adana bölgesinin önemli yerlerinde direniş yuvaları hazırlandı.”

Özetlersek:

-Ordunun terhisini engellemek için subay ve erler jandarma yapılmıştır.
-Ordunun silah ve araç gereçleri tamamlanmıştır.
-Adana bölgesinde direniş yuvaları hazırlanmıştır.


Halka Silah Dağıtılması

Atatürk, güvendiği subaylara, “Çete savaşları için hazırlanın” emri vermiştir. “Düşmanın Anadolu topraklarına sokulmasını önlemek için çeteler kurmak gerekecekti. Mustafa Kemal geleceği göz önünde tutarak İç Anadolu’da direniş merkezleri olabilecek Antep ve Maraş gibi yerlere silah dağıttı. Bunlar gereğinde kullanılmak üzere gizlice depo edilecekti.” 

Antep ve civarındaki halka gizlice silah dağıtan ve halkı örgütlemeye başlayan Atatürk, bu yöndeki çalışmalarıyla “Milli Mücadele’nin şerefli birer sayfası olan Maraş ve Antep savunmalarının daha o tarihte temelini atmış oluyordu”. Gerçekten de Atatürk’ün gizlice iç ve güney Anadolu’ya dağıttığı bu silahlar, özellikle güney cephesindeki çatışmalarda çok işe yaramıştır.

Antep ve Maraş direnişinin altından da Atatürk’ün gizli çalışmalarının çıkması, Cumhuriyet tarihi yalancılarını fena halde rahatsız edecektir kuşkusuz!



Adana’daki Direniş Toplantıları

Atatürk, sadece askerlere değil sivillere de direniş düşüncesini aşılamaya çalışmıştır. Atatürk, Adana’ya geldiği günden beri halkala çok yakın ilişkide bulunmuş ve ufuktaki tehlike konusunda halkı uyarmaya ve uyandırmaya çalışmıştır. Bu çerçevede Adanalı aydınlarla ve Adana çevresinden, Adana sancaklarından gelen temsilcilerle görüş alışverişinde bulunmuştur. Adana’da “Anadolu direnişi” konusunda görüş alışverişinde bulunduğu bazı aydınlar şunlardır: Ramazanoğlu Suphi Paşa, Ramazanoğlu Kadri, Nalbantzade Ahmet Efendi, İbrahim Rasıh, Ramazanoğlu Hoca Mücteba, Bağdadizade Kadri Efendi, Gergerli Ali Efendi, Mısırlızade Avukat Ahmet Efendi, Dıblanzade Fuat.

Bu görüşmelerde, doğrudan düşman tarafından yapılacak saldırılara karşı şehrin nasıl savunulacağı konuşulmuştur. Görüşmeler sonrasında Atatürk’ün isteği doğrultusunda Torosların Gülek Boğazı bölümüne ve Misis’e istihkamlar yaptırılmıştır. 

Atatürk Adana’da kaldığı on gün içinde akıl almaz bir tempoda hareket ederek gizli-açık çok sayıda toplantı yapmıştır.

Atatürk, Adana’da 5 Kasım 1918 tarihinde Muradiye Oteli’nin büyük salonunda Adanalılar tarafından verilen bir akşam yemeğinde yaptığı konuşmada: “Bu memleketin kurtulacağını, henüz ümitlerin sönmediğini, bunun için mücadele edeceğini, Türk milletinin ve ordusunun kendi vatanını ve istiklalini koruyabileceğini” açıklamıştır.

Adanalı aydınlarla ve ileri gelenlerle yaptığı toplantılar dışında, bir kısım halkla “Tırpanilerin evi” olarak bilinen Kırmızı Konak’ta görüşmeler yapmıştır.

Atatürk, bir hafta boyunca yaptığı görüşmeler sonrasında “direniş” düşüncesini benimseyen kişileri 8 Kasım 1918’de Şakir Paşa’daki Aliye Hanım’ın (Yerdelen) evinde toplantıya çağırmıştır. Atatürk’ün yöre eşrafıyla yaptığı bu toplantı Kurtuluş Savaşı’nın ilk somut adımlarından biridir. Tarihçi Süleyman Hatipoğlu’nun dediği gibi “Mustafa Kemal Milli Mücadele’yi fikren bu binada kararlaştırmıştır.”

Aliye Hanım’ın evinde yapılan bu toplantıya katılanlar şunlardır: Fırka Komutanı Nihat (Anılmış) Paşa (Daha sonra 2. Ordu Komutanı), Ceyhan Askeri Fırka Komutanı Remzi Bey, Levazım Fırka Reisi Avni (Doğan), Askeri İmalathaneler Müdürü Ahmet Remzi, Nalbantzade Ahmet, Ramazanoğlu Kadri, İsmail Safa (Özler), Mücavirzade Mustafa Efendi, Merkez Komutanı Hulusi (Akdağ) ve diğer bazı kişiler…

Atatürk, bu kişilerle Adana’nın ve ülkenin içinde bulunduğu son durumu görüşmüş ve 10 Kasım’da Adana’dan ayrılacağını belirterek, düşman gelince ne yapacaklarını sormuştur. 
Ülkenin durumunu iyi görmediğini, İtilaf devletleriyle yapılan mütareke hükümlerine bu devletlerin uymayacaklarını, daha ağır şartlar altında ülkeyi ezeceklerini, bu nedenle büyük felakete maruz kalan yerlerden birisinin de Adana olacağını ve Adana’nın büyük zayiata uğrayacağını söylemiştir. Olacakları olanca açıklığıyla Adanalılara önceden söyleyen Atatürk, bu felaketten kurtulmak için yapılması gerenleri de şöyle sıralamıştır:

“Şimdiden işgal kuvvetlerine karşı koymak ve hazırlıkta bulunmak için bir teşkilat kurun, uygun yerlere siperler kazın, gereken silah ve malzemeyi ben temin edeceğim…”

Görüldüğü gibi Atatürk Samsun’a çıkmadan çok önce, 8 Kasım 1918’de Anadolu direnişini Adana’da örgütlemeye başlamıştır. “Bu toplantı esnasında Mustafa Kemal’in kafasında vatanın nasıl kurtarılacağına dair bir strateji oluşmuş ve bu stratejiyi halkla konuşarak daha da geliştirmiştir.”

Bu toplantıda Ahmet Remzi Bey, “Paşa! Biz bu topraklarda doğduk. Bu topraklarda ölmesini de biliriz. Nihat Paşa’ya emir ver, bize silah bıraksın” demiş, Mücavirzade Mustafa Efendi ise, “Paşam, öldürmeden ölmeyeceğiz” demiştir.

Atatürk’ün Anadolu direnişinin gerekliliğinden söz ettiği, düşman işgaline karşı yapılacakları sıraladığı o toplantıya katılan varlıklı kişiler de bütün maddi ve manevi güçlerini fedaya hazır olduklarını belirterek sonuna kadar direneceklerini söylemişlerdir. Bunun üzerine elinde gümüş kırbacı ve ayağında portakal rengi çizmeleriyle Atatürk, salonda iki sıra halinde dizilmiş oturan grubun arasında, düşünceli, ama kararlı bir yüz ifadesiyle gidip gelirken şunları söylemiştir:

“Evet, evet… Bu topraklarda düşman çizmesi gezemeyecek ve bu millet esir olmayacak!”

Toplantıya katılanların umutsuz olmamaları ve düşmanla mücadele etmeye kakarlı görünmeleri Atatürk’ü çok sevindirmiştir. Ancak, o gün o toplantıdaki kakarlılık ve cesaret sonraki günlerde pek fazla etkisini göstermemiştir. Bu durumu Abdülgani Girici şöyle açıklamaktadır:

“Ne var ki, o zamanki zihniyeti ve harbin meydana getirdiği dört yıllık ıstırap memleketi bitkin bir hale getirdiğinden kimsede bu sözü dinleyecek hal kalmamıştı. Canından bezmiş bu topluluğu harekete geçirmek kolay olmayacaktı. Mustafa Kemal’in tavsiyesine rağmen pek hareket gözükmedi…”

Ancak, yokluk, yoksulluk ve psikolojik nedenlerden dolayı ilk zamanlarda sessiz kalan bölge halkı, özellikle Fransız işgallerinden sonra, Atatürk’ün tavsiyeleri doğrultusunda, yine Atatürk’ün dağıttığı silahlarla direnişe geçerek düşmanı etkisiz hale getirmeyi başarmıştır.

Görüldüğü gibi Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı İstanbul Şişli’deki o meşhur evden önce, Adana’daki Kırmızı Konak’ta ve Aliye Hanım’ın Evi’nde planlamış ve örgütlemeye başlamıştır.

 

 

Kaynaklar: http://www.guncelmeydan.com/pano/karsi-devrimin-tarihci-tetikcileri-ve-19-mayis-gercegi-sinan-meydan-t31627.html

Kaynaklar:             http://www.bilgealtun.com/index.php/feed/?Syf=26&Syz=120263&/Sinan-Meydan-19-MayC4B1s-2011


 


 


 

 

 

Kaynak: Editör: EDİTÖR
Etiketler: 19, Mayıs, 1919,, Parola, 'Nuh', idi..., Sinan, Meydan, yazdı...,
Yorumlar
Haber Yazılımı